12 Aralık 2012 Çarşamba

YAT GEBER EKMEĞİ VE BİZİM KÖY

Bilir misiniz siz yat geber ekmeğini... Lise bitene kadar yazları hep köyde geçirirdik. Babam çiftçi olduğundan, benimde okul tatil olduğundan pekte seçeneğim yoktu. Hiç sevmezdim o zamanlar. Oysa ki öyle güzeldiki köyümüz. İstanbulda bir köy. Eşim dalga geçer bazen "İstanbullusun diye aldık köylüsü çıktın." diye.  Evimiz dedemin yaptığı taş bir binaydı. İki katlı, merdivenin üstünde masası olan, tuvaleti dışarıda bildiğiniz köy evi.  Tertemiz akan bir deresi vardı. Kocaman bir köy meydanı, koskocaman bir çınarın gölgelediği. Her sabah uyandığımda camdan ilk leylek ailesine bakardım gitmişlermi diye. Tam evin karşısındaki samanlığın çatısında evleri vardı. Her yaz gelirlerdi. Tak tak seslerini pek severdim. Kocaman bahçemiz vardı. Yazın buğdaylar toplanıp ambarlara boşaltıldığında içine dalardık hemen buğdayların, ne böceği olduğunu bilmediğim o yeşil böceklerle dolardı üstümüz başımız. Köpeklerden çok komşunun kazlarından korkardım. Bir kovalıyorlardı ki sormayın gitsin. Tarlada bir kuş yuvası görmüştüm bir keresinde, masmavi yumurtalar vardı içinde. Hala gözümün önünde sanki. Bir kirpi ailesi yaşardı bahçemizde. Her akşam çoluk çocuk çıkıp yiyecek ararlardı. Düğme kadarcıktı yavrular. Miniminnacık. Bahçede oturduğumuzda tam karşıda bir samanlık vardı. Bir gece dışarda otururken bir futbol topu kadar büyük bir yıldız kaydı samanlığın arkasına doğru. Meldacımda vardı yanımda. Çok yakın ve çok parlaktı sanki. Hemen dilekler dilendi tabi. Takdir belgesi almayı dilemiştim aptal gibi, hayatımın fırsatını yakalamışım dilediğim şeye bak. Klasik oğlak işte. Her gece bir baykuş peydah olurdu karşıdaki dut ağacında. Guguuk guk diye bağırırdı. Bizim samanlıkla komşunun evi arasında kalan dar yol üzerine çok hikayeler anlatırdı ablamlar. Sağolsunlar sayelerinde tuvalete gidemezdim tek başıma. Yok kuru kafa varmışta, yuvarlana yuvarlana gezermiş buralarda gece de. Biraz daha uzun sürseydi çocukluğum Steven Spielbergin tahtını sallayacaklardı kanımca ama neyseki çabuk büyüdüm.  Steven amcam yatsın kalksın bana dua etsin yani. Bir sürü kitap okurdum her yaz. Yapacak birşey yok tabi. Ne dikişten anlıyorum ozamanlar, ne incik boncuk biliyorum. Ördüğüm bir perde ve yastık var yalnız. Süperler. Şimdiki aklım olsa yığarım kumaşları, ipleri, boncukları bir kreasyon çıkarırım vallahi. Dediğim gibi o zamanlar sevmezdim köyü. Bu anlattıklarım benim için ne kadar gerçekse Ece için o kadar ütopya. O yüzden istiyorum Trakyanın yakın köylerinden bir ev alıp yazları taşınmak oraya. İhtimal Ece de hoşlanmayacak ama insan sevgisini, doğa sevgisini, sabretmeyi, hayal kurmayı öğrenecek farkında olmadan. Artık eskisi gibi de değil tabi. İnternet, tv, bilgisayar hepsi var köylerde. Benim çocukluğumda telefon bile yoktu köyde. Berberde bir telefon vardı acil durumlarda oradan haberleşilirdi. Neyse konu yine uzadı gitti. Köylerde tabi akşamları bahçelerde toplanıp örgüler örülür, sohbetler edilirdi gece yarılarına kadar. E geçe kada oturunca da acıkılıyor tabi bir sofra kurulurdu. Yer yatardın hemen. Bu sofraya da YAT GEBER EKMEĞİ derdi annem. Ne günlerdi.
Buda bizim geçen akşamki yat geber ekmeği. Gece 12de geldi koca işten. Bende onu bekledim yemek için. Örnek alınmasın tabi. Pek sağlıklı bir durum değil.
Not: Köyden güzel fotoğraflar eklemek isterdim ama dijital fotoğrafla tanışmamıştım o zamanlar malesef.

5 yorum:

Ceyda Çiçek dedi ki...

anam o nasıl ekmek ismi :) ilk defa duydum çok da güldüm yani :))

hayal-et dedi ki...

Bu saatte yer yatarsan geberir gidersin manasında heralde. Komik ama gerçek:)

Ceyda Çiçek dedi ki...

çok ilginç :)

sibelis dedi ki...

blogunuzla yeni tanışıyorum ama böyle güzel yazılar yazarsanız hep okurum.bu yazıyı okurken sait faik in bi öyküsünü okuyomuşum gibi hissettim.ne güzel yazmışsınız..ni de orda yeşilli görünen bişey var.ne olduğunu bilmiyorum ama çok canım çekti :D

hayal-et dedi ki...

Meyvelerin yanındakimi? Karışık kızartma. Yeşillerde biber:) Güzel sözler içinde teşekkür ederim. Görüşürüz yine.